“SADECE BİR SÖZ......” Yazarı: Dharmachari Ratnaghosha (2002)


Zamana Dair Bir Söz    Doğruya Dair Bir Söz    Sevgiye Dair Bir Söz    Bilgelere Bir Söz    Sihirli Bir Söz


Türkçesi: Erdem Yıldırım   

Doğruya Dair Bir Söz

    Doğruluk olmadan hiçbir toplum var olamaz. Doğruluk olmadan insan iletişimi çöker ve güvensizlik, düşmanlık ve dayatma iktidarı ele geçirir. Doğruluk, bu nedenle, ahenkli ve huzurlu bir toplum için temelden önemlidir ve o toplumu oluşturan ahenkli ve huzurlu bireyler için de temelden önemlidir. 

   Doğru olmak için yaşantımızın ve olayların hem ruhuna hem de zahirine riayet etmemiz gerekir. Doğruluğu belki de en iyi, dürüst olmayan veya yanlış konuşmaya bakarak tanımlayabiliriz. Genellenecek olursa, yanlış konuşma gerçeğin dışına çıkma ve atlama olmak üzere iki kategoriye ayrılır. 

   Basit olarak, en aşikar şekilde yapılan yanlış konuşma yalan söylemektir. Yine de, tabii ki, yalan söylemenin de dereceleri vardır. Genellikle yalanın basitçe doğru olanın tam zıttı olduğunu düşünsek de,  kesin doğruluktan sapan her çeşitleme yalan söylemek olarak yorumlanabilir. ‘Beyaz yalan’ denen şeyin en az zararlı olduğu, esasen hiç yalan olmadığı düşünülür. Belki, ebeveynlerin çocuklarının sevinci için sürdüregeldikleri Nöel Baba kurmacası buna bir örnek olabilir. Çünkü niyet iyidir ve hakikaten büyük bir sevinç elde edilmektedir ve bu, hemen hemen hiç maharetsiz bir şey olarak görülemez. Ama niyetlerin daha az saf olduğu, ‘beyaz yalanların’, diyelim ki, korkudan ortaya çıktığı ve maharetsiz olacağının daha muhtemel olduğu başka durumlar da vardır. Gerçekten en iyisi, normal günlük karşılıklı konuşmada her türlü yalan söylemekten sakınmak ve mümkün olduğunca kesin doğru olmaya çalışmaktır. 

   Abartmak ve bir şeyi olduğunun altında göstermenin her ikisi de yanlış konuşma şekilleri olabilirler. Kendimizi daha ilginç göstermek ve oldukça sıradan hayatlarımızı daha heyecan verici göstermek için abartıyor olabiliriz. Sevilmek istediğimiz, ama sevilmek için yeteri kadar ilginç ve çekici olduğumuzu düşünmediğimiz için abartırız. Maharetsiz olan sadece abartmak değildir, aynı zamanda öz-değer eksikliğidir de. 

   Bir şeyi olduğunun altında göstermek de aynı kök sebebe sahip olabilir. Buna özellikle İngilizler eğilimlidirler. Bu, sahteliğe varan bir çeşit abartılmış kibarlık, hoşluk olabilir. Öyle ki, insanların bir süre önce bariz şekilde üzgün oldukları ve hala da öyle oldukları zaman, “Hayır, hayır, üzgün değildim” veya yine çok bariz şekilde bir şey sorun olduğunda  “A hayır, sorun değil” gibi şeyler söylediklerini duyarsınız. İnsanlar memnun etmek, hoş olmak, nazik olmak isterken bazen sonuç olarak oldukça sahte olurlar. Bunu bazen insanların yüzlerinde görürsünüz; sevilmek için ve onaylanmama korkusundan bir çeşit çaresizlik içinde sonsuz şekilde gülümserler. 

   Öyleyse, yalan, abartma ve bir şeyi olduğunun altında gösterme gibi gerçeğin dışına çıkmaya dair yanlış konuşmalar vardır. Ayrıca atlama denen bir yanlış konuşma daha vardır. Bu, söylediğimiz şeyin kati şekilde doğru olduğu, ama dışarda bıraktığımız şeyden dolayı tam doğru olmadığı zamandır. Aslında tamamen yanlış bir izlenime dahi yol açabilir. Ve işin niyeti de bu olabilir. 

   Mesela, birisini sevmiyorsak, onun canavarca biri olduğu izlenimini verecek şekilde tek taraflı olarak tarif edebiliriz, çünkü ya onun iyi niteliklerine karşı körüzdür ya da iyi özellikleri olduğuna inanmak istemiyoruzdur. Veya belli olayları anlatırken kendimizi iyi göstermek isteyebiliriz, bu nedenle bize ters veya utandırıcı gelen şeyi dışarıda bırakırız. Böylece doğru acı çeker, iletişim acı çeker ve bu kaçınılmaz olarak bizim ve başkalarının acı çektiği anlamına gelir. 

   Yanlış konuşmanın arkasında şu veya bu şekilde bencillik yatar. Gerek yalnızca kendi yolumuzu tutmak isteyelim, gerek insanları veya olayları kontrol etmek isteyelim, gerek korkmuş olalım ve gerekse de intikam peşinde olalım, hepsi de dönüp sonuçta ben, ben, bene – Evren’in merkezindeki ‘Ben’e - gelir. 

O halde, daha fazla doğruluk yolunda önemli bir adım da, korkular veya insanları ya da olayları kontrol etme isteği - ki bu sadece başka bir korku türü olabilir - tarafından ne kadar yönlendirildiğimizi veya intikam duygusu tarafından ne kadar yönlendirildiğimizi ya da bunun ne kadar sadece çocukça kendi yolumuzu alma isteği meselesi olduğunu görmek için dürüst bir öz-değerlendirmedir. Yani doğruluk veya dürüstlük kendimizle başlayabilir ve oradan inşa edilebilir. Kendimize karşı dürüstsek, dürüst bir dünyada, bir doğruluk dünyasında daha da çok yaşıyor oluruz. Ve kendimize karşı olan dürüstlüğümüz sadece hatalarımız, zayıflıklarımız veya karanlık güdülerimizle sınırlı değildir. Dürüst bir öz-değerlendirme daha iyi niteliklerimizi, gelişmek için istek ve çabalarımızı da oldukça etraflı bir şekilde hesaba katar. Tek taraflı görüşler, gerek diğer insanlarla ilgili gerekse de kişinin kendisiyle ilgili olsun, nadiren dürüst değerlendirmelerdir. 

   Öyleyse, dürüst olarak, bir dürüstlük dünyası yaratırız ve de yalancı olarak, yaşamak için tatsız ve yorucu bir yer olan bir sahtekarlık dünyası yaratırız. Sahtekarlık, üzerine bir kez binildiğinde sürdürülmek zorunda olunur ve daha da karmaşık bir hale gelir. O kadar ki, insanlar bazen düpedüz bir yalan olarak başlayan şeye sonunda inanırlar. Vessantara’nın, kitabı “Özgürlük Öyküleri (Tales of Freedom)”nde yazdığı Donald Crowhurst vakasında, Donald Crowhurst beyaz bir yalan – elverişli bir yalan – olarak gördüğü şeyle yola çıkmıştır. Bir yarışın katılımcısı olarak dünyanın etrafında tekneyle seyahat etmektedir ve nerede olduğuyla ilgili yanlış kayıtlar vermeye başlamıştır ve sonuç olarak kendisini, diğerleri geride kalmış olduğundan, önde olduğu bir durumda bulmuştur. Fakat yalanların gerilimi ve kendini rolünü sürdürmek için içine soktuğu soyutlanma onu sonunda çıldırtmıştır. Kendine sadece biraz avantaj sağlamak istemiştir, ama biri bir diğerine yol açmıştır ve sonuç olarak kendini, kendi yarattığı tamamen sahte ve aslında yaşanması imkansız bir dünyada bulmuştur. Donald Crowhurst’ün deneyimi, yalan söylemeye, abartmaya veya bir şeyi olduğunun altında göstermeye eğilimliysek neler olabileceğinin sadece uç noktada ve dramatik bir çeşitidir. Bu zaman zaman politikacılar ve diğer halk figürlerinin başına gelir. Halkın gözünde olmayanlarımız için bunun soyutlanma ve yalnızlık duygularına yol açması olasıdır. Kendimize ve başkalarına karşı sahtekarsak, başkalarına güvenmemiz, bu nedenle de birisine açılmamız çok zorlaşır. Güvenemiyor ve açılamıyorsak, hayatlarımızda dostluklara ve sevgiye sahip olamayız. Dostluksuz ve sevgisiz bir hayat çoraktır. O halde, daha da fazla doğruluğa ikinci adım itimat etmektir. Hayatlarımızda güvenebileceğimiz ve açılabileceğimiz birisinin olmasıdır. Kendimize karşı ve sonra en az bir diğer kişiye karşı dürüst olarak başlıyalım.  Birisine açılmak istiyorsak, o kişi de bize açılabilmek zorundadır. Bu, bir güveni sürdürebilmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Yani doğruluk ve dürüstlük dünyasında yaşamanın bir bölümü de, ne zaman konuşulmayacağını ve neyin söylenmeyeceğini bilmektir. 

   Sağlıklı bir duygusal ve psikolojik yaşam için birisine açılabilmemiz gerekir, birisine güvenmemiz gerekir. Sağlıklı bir spiritüel yaşam için itimat edebilmekle beraber itiraf da edebilmemiz gerekir. İtimatlar etik açıdan nötr bir tabiattan olabilirler, ama itiraf, kendimizi maharetsizlikten arındırmakla ilgilidir. Pişmanlık deneyimleyerek ve hatalarımızı itiraf ederek zihinlerimizde ağırlık yapan bir şeyi bırakabiliriz ve temiz bir vicdanın özgürlüğünü hissedebiliriz. İtiraf ayrıca, pişmanlıkla beraber özür veya telafi yoluyla ya da uygun olan herhangi bir biçimde, mümkün olan yerlerde değişiklikler yapmayı da içermelidir. O halde, daha da fazla doğruluk yolunda üçüncü adım itiraftır. 

Hataların üzerinde haddinden fazla vurgudan kaçınmak için, bunun, spiritüel gayemiz için sevinç duyduğumuz bir bağlamda olması gerekir. Hataları itiraf etmenin, yalnızca daha büyük arınmayı, bilgeliği ve merhameti gaye edindiğimiz için mümkün olacağını kabul etmemiz gerekir. Öyleyse, spiritüel bir ideale olan inancımızı görmemiz, daha büyük dürüstlük yolunda bir diğer adımdır. 

   Doğruluk daha geniş insan topluluğu için olduğu kadar arkadaşlık için de aslidir. Arkadaşlık ve duygusal sıcaklık da psikolojik sıhhatimiz için aslidir. Arkadaşlık bunun daha da ilerisine giderek, spiritüel bir idealin yaşamlarımızda daha gerçek bir etkiye dönüşmesinin vasıtası olabilir. Bize spiritüel olarak rehberlik edebilecek birisinin arkadaşlığının duygusal manada mutlaka yakın ve samimi olması gerekmez, ama güven, dürüstlük ve samimiyet ister. Doğruluk, bu nedenle, toplumun işleyişinden en yüksek spiritüel alemlere kadar insan hayatı için tüm aşamalarda esastır. 

   Doğruluk madalyonunun öbür yüzü, başkaları doğruyu söylediklerinde onlara inanmaktır. Birisinin dürüstlüğünden şüphe edecek iyi bir sebebimiz olmadıkça, onlara inanmalıyız. Burada iyi bir sebep nesnel bir şey, sahteliğe dair herhangi bir delil veya bir sahtelik eğilimi olmak zorundadır. Öznel duygu ve önsezilerimize dayanırsak, pek muhtemel olarak hatalar yapıp, ya gereksiz yere şüpheleneceğiz ya da haddinden fazla şekilde inanmış olacağızdır. Spiritüel bir topluluk içinde bizimle benzer durumda olan spiritüel talepkarların lehinde olmamız esastır. Bu olmadan güven yıkılır ve spiritüel topluluk ortadan kalkar. Spiritüel bir topluluk tanım itibariyle bir güven topluluğudur. Güven yok olduğu zaman, spiritüel topluluğun kalbi ve hayatı solup ölür ve geriye kalan sadece kurumlar ve içi boş sözlerdir. 

   Doğru konuşma gerçeğin bir yansıması olduğundan insan hayatı için esastır. Gerçekle ahenksiz yaşamak kişinin kendisi ve başkaları için acıya sebep olur. Gerçekte, tüm insanlar ve hatta tüm yaşam birbiriyle bağlantılı ve birbirine dayalıdır. Sahtelik bunu hiçe sayar, çünkü doğası itibariyle bencildir. Fakat zafer sonunda her zaman doğrunundur, bunun aksi olamaz. Bu, koşullu işbirliği öğretisi veya koşulluluk yasası olarak bilinen şeydir, ki bu etik açıdan karma yasasıdır. Basit olarak ele alınacak olursa, karma yasası, eylemlerin sonuçları olduğu; maharetli eylemlerin faydalı sonuçları olduğu ve maharetsiz eylemlerin kötü sonuçları olduğu demektir. Öyleyse, yanlış konuşma sadece kötü sonuçlar doğurur. Temel yanlışlık bencilliktir ve de en parlak doğru merhamettir. 

   Lalitavistara Sutra’ya göre, Buda, Aydınlanma’yı edinmeden hemen önce kötülüğün kişileştirmesi olan Mara tarafından saldırıya uğramıştır. Mara onu üç şekilde zorlamıştır – önce nefret güçlerini sembolize eden şiddetle, sonra şiddetli arzuyu sembolize eden şehvetle ve son olarak güvenini sarsmaya çalışarak ki bu da tabii ki şüphedir. Buda bütün bu olan biten şeyi sadece gözlemledi ve onunla harekete geçmedi. Bencillik güçleri onun üzerinde artık hiçbir etkiye sahip değildi ve onlara oldukça doğrudan ve dürüstçe bakabiliyordu. Sağ eliyle toprağa dokundu ve Toprak Tanrıçası’ndan spiritüel başarısının teyidini aldı. Bu, nesnelliği, dürüst bir öz-değerlendirmeyi temsil eder. Sonra şiddetli arzu, nefret ve şüpheden, başka bir ifadeyle bencillikten özgürleşerek, kendisinin ötesine bakabildi. Tanrıların başı Brahma ona görünüp, Dharma’yı öğretmesini istedi ve o da kabul etti. Kalbinde merhamet, yaşamın birliğinin farkındalığı sıkı bir şekilde yapılandığı zaman, kaçınılmaz bir şekilde olması gerektiği gibi çiçeklendi. Naga efendisi Mucalinda ortaya çıkıp Buda’yı korudu. Doğruluğun enerjisi kuvvetli bir korumadır ve tüm dünyaya ve yer veya zamanla sınırlı olmaksızın tüm çağlara etki dalgaları gönderen bir enerjidir. Doğruluk yalan söylememenin çok daha fazlasıdır.