“SADECE BİR SÖZ......” Yazarı: Dharmachari Ratnaghosha (2002)


Zamana Dair Bir Söz    Doğruya Dair Bir Söz    Sevgiye Dair Bir Söz    Bilgelere Bir Söz    Sihirli Bir Söz


Türkçesi: Erdem Yıldırım   

Zamana Dair Bir Söz 

   Çok konuşuyoruz, bazıları çok fazla diyecektir. Etrafımızda sürekli bir söz akışı var; karşılıklı konuşmada, radyo ve televizyonda, her çeşit toplantıda söylenen sözler ile kitap, gazete, dergi, e-posta, faks, mektup ve benzerlerinde yazılan sözler. 

   Sanırım ‘kendi laf kalabalığı taşkınlığı’ndan bunalan birinden bahseden, George Bernard Shaw’du. Bu tabiri, tüm dünyanın laf kalabalığı taşkınlığından bunalmış olduğunu söylemek üzere uyarlayabiliriz. 

   Peki bütün bunlar neyle alakalıdır? Bu söz tufanıyla iletilen nedir? Çoğu bize ne düşüneceğimizi, ne giyeceğimizi, ne yiyeceğimizi, ne okuyacağımızı, nasıl görünmemiz gerektiğini ve bizi neyin mutlu edeceğini söylüyor. Çoğu bizi şu ya da öteki konusunda ikna etmeye çalışıyor – kime oy verileceği, ne satın alınacağı gibi. Ve çoğu, radyo DJ’lerinin boş gevezeliğine ya da, buna benzer olarak, kitle iletişimin kocaman sargılarının boş içeriğine varıyor. Ve etrafımızdaki dünyada konuşulup yazılanlar, bizim kendi bilincimize giriyor ve kendi konuşmalarmızın da içeriği oluyorlar. Birçok sözlü iletişimin bayağılığı yeni bir şey değil, yeni olan sadece büyük bir niceliğin bizim için erişilebilir olması. Yine de sözlü iletişim her zaman, içeriğini ve ifadesini sağlayan kalpler ve zihinler kadar olağan veya engin olacaktır. 

   Budizm’de konuşma için kaideler olduğu gibi, zihin için de kaidelerin olduğu kabul edilmiştir. Bunların en küçük olmayanı, ‘Yanlış görüşlerden kaçınmaktan oluşan eğitim ilkesini üstleniyorum.’ şeklinde ifade edilen kaidedir. Yanlış görüşler, Budalık yolunda bireyin spiritüel büyüme ve gelişimine faydası olmayanlardır. Bunlar, sabit ve değişmeyen bir ruha veya benliğe inanç, kadiri mutlak bir yaratıcı tanrıya inanç, eylemlerin sonuçları olduğunu inkar etmek, hayatın maddesel ve dünyevi olanın ötesinde herhangi bir anlamının olduğunu inkar etmek ve kişinin spiritüel Aydınlanma için kendi potansiyeline inanmaması gibi görüşlerden oluşur. 

   Bu nedenle, konuşmamızda daha etik olmaya çalışmakla beraber yanlış görüşleri bırakmaya teşvik ediliriz. Sonuçta kendimizi kuvvetli bir şekilde tanımladığımız görüşlerimize ve inançlarımıza konuşmamız ifade verir. O kadar kuvvetli ki, bizim, görüşlerimiz olduğumuz söylenebilir. Bunun için, yanlış görüşlerimizi bırakmak tüm varlığımızda radikal ve etraflı bir deiğişiklik anlamına gelir, bu yalnızca yeni bir ürün markasına veya yeni bir politik ittifaka geçmek kadar basit değildir. Yavaş yavaş yanlış görüşlerimizi bırakıp kalplerimizin derinliklerinde değiştikçe, eylemlerimiz ve konuşmamız doğal bir şekilde etkilenirler ve spiritüel gelişime daha da faydalı, yani daha da etik hale gelirler.  

   Etik olanın spiritüel sıhhate faydası vardır. Budizm’de etik için kullanılan terim kusala’dır, ki genellikle ‘maharetli’ diye tercüme edilir. Bu, Budizm’de etiğin, o kadar da önceden belirlenmiş doğru-yanlış kurallarına bir itaat meselesi olmadığına, daha çok ilkelerin eylem, konuşma ve düşüncelerimize akli olarak uygulanması meselesi olduğuna işaret eder. Eylemlerimiz açısından ilkeler şiddet karşıtlığı, cömertlik ve memnuniyettir. Konuşmamız açısından ilkeler doğruluk, yumuşaklık, yardımseverlik ve ahenktir. Zihin açısından ise temel ilkeler cömertlik, merhamet ve bilgeliktir. Öyleyse bu ilkeler hayatın belirli koşul ve hallerine akıllı bir şekilde uygulanmak zorundadır. Bizler kalplerimizi ve zihinlerimizi hırs, kötü niyet ve yanlış görüşlerle ilgili spiritüel olmayan başlıca akımlardan yavaş yavaş arındırdıkça, bu ilkeleri uygulama yeteneği daha da kolaylaşıp kendiliğinden hale geleceklerdir. 

   Bu yüzden ilk olarak ve uzunca bir süre, ilkeleri konuşma kaidelerine kutsallaştırılmış şekilde uygulamamız, kendiliğinden bir spiritüel saflığın dışavurumuna göre daha bir disiplin ve çaba meselesidir. 

   Konuşma kaidelerinin dördüne de yakından bakıp, herbirinin önemini ve arkasındaki manayı çizmeye çalışacağım. Fakat bunu yapmadan önce, sözlü iletişimin maharetli kullanımıyla ilgili olan başka bir ilkeden bahsetmek istiyorum. Bu, zamanında ve yerinde konuşma ilkesidir. Tüm konuşma kaideleri için geçerlidir. Muntazam olmamız gerekmektedir. 

   Mesela, bir şeyi, doğru olsa dahi, birdenbire söylemek uygun olmayabilir. Doğru zaman olmayabilir ve zarar ve acıya sebep olabilir. Ya da birisi kendini çok gururlu ve kibirli hissediyorsa, bu ona övgüler yağdırmak için doğru zaman olmayabilir. Veya iki kişi çok ateşli bir kavganın doruğundaysa, vaktinden önce ahenk oluşturma girişimleri yersiz olabilir. Ya da korkunç bir kayıp veya mahrumiyet acısını henüz yaşamış brisini neşelendirmeye çalışmak uygun olmayabilir. 

   Bu, sahtekar veya faydasız olmamız gerektiği anlamına gelmez. Bunun anlamı tüm iletişimlerimizde her şeyden önce karşımızdaki kişiye karşı duyarlı olmaya çalışmamız gerektiğidir. İletişim boşlukta meydana gelmez, bizler daima, sohbette veya bir konuşma yaparken veya bir yazı yazarken, birileriyle iletişim kuruyoruz. Her zaman bir dinleyici vardır. Aksi takdirde iletişim yoktur. Başkalarına karşı duyarlı olmak için onların farkında olmamız gerekir. 

   Bazı iletişim şekilleri farkındalık açısından diğerlerine göre olasılıkla daha az faydalıdır. Mesela, bazen insan e-postayı o kadar çabucak kullanır ki, neredeyse farkında olmaksızın duyarsız veya kötü düşünceli bir mesajı ateşlemesi olasıdır. Ayrıca telefon iletişimi de, diğer kişinin yüz ifadesini ve beden dilini göremediğimiz için zordur. En iyisi, her çok önemli veya duygusal açıdan yüklü iletişimi telefonda icra etmemektir.  

İletişim kurmak için hangi yöntemi kullanıyorsak kullanalım, buna mümkün olduğu kadar karşıdaki kişiye, dinleyicimize olan farkındalığı da dahil etmemiz gerekir. İletişimde farkında olmak dinlemek demektir.  Bu çok aşikar görünür, ama hiçbir şekilde yaygın bir uygulama değildir. Etrafımızdaki bunca söz seline rağmen, aslında çok az iletişim olmasının sebebi budur. Dinlemek iletişimin diğer yarısıdır. Aslında ben bizzat, doğru dinlemeyle oluşan farkındalık olmadan söylediklerimiz veya yazdıklarımız iletişimi o derece azaltacağından, dinlemenin iletişimin yarısından daha fazlası olduğunu düşünüyorum. 

   Dinlemek, bilindiği gibi, birinin söylediklerinin içeriğine karşı dikkatli olmak demektir, ama ayrıca ses tonuna, duygusal havaya, yüz ifadesine, beden diline ve kendi duygusal cevaplarımıza karşı da dikkatli olmak demektir. Bu şekilde dinlersek, o zaman konuşmamız daha derinleşebilir, daha anlamlı hale gelebilir ve tamamen daha doyurucu olabilir. Aksi takdirde konuşma, sıkıcı, bayağı veya bıktırıcı hale gelebilir. 

   Ve tabii ki, dinleyerek iletişimimizde düzgün olma, zamanında veya yerinde konuşma yapma duyarlılığını kazanırız. 

   Dinleyerek karşıdaki kişinin farkında olduğumuz kadar, şartların ve çevrenin de farkında olmamız gerekir. Mesela birisi çok sıkıntılıysa, bu konuda konuşmak için onu çok gürültülü bir kafeye götürmek uygun olmayabilir. Veya gürültülü bir kafe veya benzeri bir yerde konuşacak olursak ve konuşmada belirgin bir şekilde daha ciddi dikkat gerektiren bir şey ortaya çıkarsa, iletişimi alakasız dağılmalar ve kesilmelerle başetmek zorunda kalarak daha ağrılı veya daha az faydalı hale getirmektense bırakmak daha iyi olacaktır. 

   Dinlemek için sessiz olmamız gerekir. Sessizlik iletişim için konuşma kadar önemlidir. Sessizlikte, konuşmamızın daha düzgün ve bu nedenle daha maharetli olmasını sağlayacak farkındalığı oluşturacak genişliği buluruz. Sessizlik maharetli konuşmayı yetiştirdiğimiz verimli topraktır. Ve sessizleşmesi gereken sadece dillerimiz değil, aynı zamanda konuşan ve hesap yapan zihinlerimizdir. Bazen insanlar dinler gibi görünürler, sessiz gibi görünürler, ama sürekli bir sonra söyleyecekleri şeyi tartıp oluşturmaktadırlar. İki kişi konuşma sırasında bunu yaptığı zaman, çok az dialog vardır, daha çok iki kişilik bir monolog vardır. Sessizlikte duyguların farkına vardığımız için ve birçok kişi sevgi, korku, öfke veya arzu gibi duygularından rahatsız olduğu için sessizlik rahatsız gelebilir. Fakat sessizlik, sırf bu sebepten, kendini tanıma gelişimi için de verimli bir topraktır ve kendini tanıma veya özfarkındalık başkalarının daha çok farkında olmamıza ve konuşmamızda daha duyarlı ve daha düzgün olmamıza yardım edebilir.

  Tibet Budizm’inde büyük bir öğretmen ve bilge olan Milarepa’nın bir resmi vardır. Bir dağ kenarında oturmuş, sağ eli kulağına bitişik şekilde dikkatle dinlerken tasvir edilir. Dharma şarkısını dinliyordur. Dharma Bilgeliği’ne üst seviyede açıktır. Belki de Milarepa’nın bu resmi, dinlemenin önemi noktasında bizim için bir sembol ve Milarepa’nın güzel şarkıları da o dinlemeden ortaya çıkabilecek konuşmanın düzgünlüğü noktasında bir hatırlatıcı olabilir. 

   Okumak çok pasif bir eylem gibi görünebilir. Yazar sanki tüm konuşmayı yapar ve biz de sadece dinleriz. Ama okumada pasif olmamamız gerekir, aslında pasif olmamalıyız. Cevaplarımızın farkında olmalıyız. Okudukça içimizde oluşan duygu ve düşünceleri fark etmeliyiz. Bu, yazarla daha tam bir karşılıklı etkileşimi doğurur ve hatta kendi cevabımızı yazmaya dahi güdülenebiliriz. Büyük sanatçılar, yazarlar ve filozoflar bu türde bir dialoğu yüzyıllarca sürdürebiliyorlar. Blake’in Milton’a, Schopenhauer’ın Kant’a, Coleridge’in Shakespeare’e olan cevabını düşünüyorum. Ya da büyük edebi biyografi yazarları Peter Ackroyd ve Richard Holmes’u ve onların Dickens, Shelley ve Coleridge ile olan sevgi dolu, hayali ve doğrudan ilişkilerini. Okuduğumuz şeyle çok etkin bir şekilde bağlantı kurmak ve böyle yaparak kendimizi tanımak ve hatta daha iyiye doğru karakterimizi değiştirip uyumlamak mümkündür.